Her yazımda olduğu gibi, o kadar uzun süredir yazmamışım ki en son nelerden bahsettiğimi hatırlamıyorum o yüzden rastgele gideceğim.
Okulda İngilizce dersi için bir tiyatro oyunu sergilememiz gerekiyordu ve bu oyunun metnini bir Shakespeare oyunundan uyarlayan kişi olarak yönetmenlik de benim üzerime kaldı. Neyse ki stres dolu ayların sonunda Haziran'da oynadılar ve rolünü ezberlemeye çalışmamış yavşağın teki ve sahnede biraz gergin olduğu için birkaç cümleyi atlayan bir iki kişi dışında çok da kötü gitmedi. Bahsettiğim yavşak da sempatik bir yavşak olduğu için kurtardı bir şekilde. Ayrıca sınıfta iki oyun oynadık ve diğer ekip oyunun beşte birini atlayıp finali oynamadan selam vermeye çıktı ve kimse fark etmedi bile. Kimsenin gerçekten izlemediğini biliyorum zaten. Bir işi düzgün yapıp takdir toplamak yerine şebeklik yapmayı tercih ediyor ve ne yaparsa yapsın çok umurumda değil çünkü oynadık ve bitti sonuçta. (Aslında tüm bu oyunları düzenleyen öğretmen haber yollatıp Eylül'de oyunu tekrar oynamamızı istediğini söylemiş ama bunu herkesten önce duyma fırsatım olduğu için müziklerden kostüm önerilerine, ışıkların ve perdelerin hareketlerine kadar her şeyi yazıp diğer oyuncularla paylaştım ve eğer tekrar oynamaları gerekirse benim yapmam gereken hiçbir şey yok. Zaten en azından İngilizce dersinden geçmek için kıçımı yırtmamalıyım bence.) Aslında tiyatroya bayılırım ama bir işi yapmak istemeyen insanları yönlendirmeye çalışmak bana uygun değil. Lider ruhuna sahip değilim ya da insanlara sert davranamıyorum.
Film izlemekle kafayı bozdum bir ara. İki-üç hafta boyunca günde 3-4 film izledim ve ben eğer sinemada değilsem iki buçuk saatlik film izlemekte zorlanan biriydim. Ama bütün o filmler ve sonra da internette bulduğum sinema kitaplarından sonra, çok kötü olmayan film eleştirileri yazabiliyorum ve biriyle konuşurken kendimi komik duruma düşürmeyecek kadar anlıyorum diyebilirim. (Kendimi yetkin hissettiğim bir hobi edinmek bu yaz yapmak istediğim şeylerden biriydi.)
[Bu sabah beşte kalktım ve büyük ihtimalle yazı içinde en ufak bir akış yok. Rastgele maddelerle devam edelim o zaman!]
Spora başladım bu arada. Bana pek uyan bir şey değil, fakat zaten bir süredir kilo vermek istiyordum ve sırtım için bir doktora gittim (çünkü genetik bir hastalık yüzünden kemik gelişimim farklı, biraz kambur duruyorum ve kaslarımı güçlendirmem için yüzmem gerekiyormuş. Zaten iyi bir genetik özellik yok bende. 16 yaşında saçlarım dökülüyor, daha ne olsun.) Henüz fitness programına başlamadım ama havuzu kullanmaya 3-4 kere gittim ve seviyorum aslında. Eğer okul zamanı da gidebilirsem güzel bir değişiklik olacak hayatımda.
Ne oldu bilmiyorum ama geçen sene bu zamanlarda dışarıda midem bulanmadan yemek yiyemez ve evden çıkmaya korkar haldeyken kendimi geliştirdim ve artık daha rahat bir şekilde sosyalleşebiliyorum. Hala çok rahat değilim (çünkü insanların benim hakkındaki düşüncelerine fazla önem veriyorum ve kısa boylu, kilolu, çirkin ya da en azından vasat görünüşlü biri olduğum için bu düşüncelerin olumlu olabileceğini düşünmüyorum) Bugün havuza giderken yanımdan iki kız geçti ve sesinden tanıdığım kadarıyla kızlardan biri 9. sınıfta benimle aynı servisteydi ve 'Naber?' diye sordu geçerken. O sırada telefonumda bir şey kurduğum için duymamış gibi yaparak yanlarından geçtim ama bu tarz küçük anlar beni sonradan çok rahatsız ediyor işte.
[Uykum yetmezmiş gibi bir de ekran parlaklığını kısamıyorum ve gözlerim acıyor.]
Bir ay önce bir saldırı olmasına ve bir haftadan kısa süre önceki darbe girişimine rağmen yurtdışına çıktım ilk defa. Dört günümü geçirdim, Arnavutluk'un başkenti Tiran'ı, Makedonya'nın 4 ya da 5 şehrini ve Kosova'nın başkentini ve bir diğer şehrini görme fırsatım oldu. Bu ülkelerin kültürü bizimkinden çok da farklı değil, bir Uzak Doğu turuna gitmiş gibi davranmayacağım ama yine de güzel bir deneyimdi. Gezi rehberi yazmıyorum ve resim paylaşmayacağım için uzun uzun şehirlerden bahsetmek istemiyorum. En sevdiklerim Makedonya'da Ohrid, Manastır ve Kosova'da Prizren oldu, Ohrid şehrinin etrafında olduğu göl de çok güzel bir yer ve fiyatlara baktığımda Türkiye'de yapabileceğiniz en ucuz tatilden bile ucuza gidebileceğinizi gördüm. (Türkiye'de tatil yapmak gerçekten pahalıymış demek ki.)
Şehirlerden çok aklımda kalan anlara geçersem, bindiğimiz iki takside de 15 dakikalık yolculuk boyunca uzun uzun muhabbet etmemiz en şaşırdığım şey olmuştu. Birinde sonraki şehirlerde gezecek birkaç yer tavsiyesi veren samimi biriyle karşılaştım ve esprili bir sürücüyle muhabbet edebilecek kadar İngilizce bildiğimi öğrendim, diğerinde ise yine yerli bir sürücüyle İngilizce konuşarak Türkiye'nin üzerinde oynanan oyunlardan bahsettik. Adam Türk falan değildi bu arada ama galiba taksi muhabbeti dünyanın her noktasında aynı.
Bu iki taksici dışında Türkçe bilen insan sayısı İngilizce bilenden fazla. Türkçe bilenler hemen bir hemşehri muhabbeti kurabildiğiniz için yardımsever davranıyorlar. Fiyat sorduğunuzda bile 'normalde 15, bizimkilere 12' gibi cevaplar alıyorsunuz. Bu nedenle bambaşka bir kültürle karşılaşmıyorsunuz hiçbir yerde.
Son olarak, yemekler çok ucuz. Bir restorana girdiğinizde Türkiye'de ödeyeceğinizin yarısını ödüyorsunuz ve neredeyse her yerde bu oran geçerli.
Bir de geçen haftasonunu İzmir'de geçirdim. Babamın sürprizi oldu çünkü Cuma akşamı söyledi gideceğimizi (annemle evlilik yıldönümleriydi). Aslında daha önce söylediğini iddia ediyor ama böyle bir şeyi unutmazdım herhalde.
İzmir de çok güzel bir şehirmiş. 2 günde fazla gezemedim ama bir turist olarak gidebileceğim yerleri gezdim işte. Şehrin kendisi güzeldi ama fuar çok abartılıyormuş bence. Ya da içeri girebilmek için yarım saat kalabalığın içinde kıpırdayamadan beklediğim için beklentim biraz yükselmişti, bilemiyorum.
[Uyumak istiyorum artık. En kısa zamanda daha mantıklı bir yazıyla devam edeceğim.]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder